Mart 2008 için Arşiv

CV örneği 2 Kronoljik CV

Cumartesi, 01 Mart 2008

AHMET ÖRNEK
Abdi İpekçi Cad. Başa Sok. No:12/7 Teşvikiye, 80200 Istanbul

Ev: (212) 999 99 99, İş: (212) 999 99 99, Cep: (532) 999 99 99

E-mail: mustafa0999@hotmail.com

KİŞİSEL BİLGİLER   

Uyruğu  : T.C
   
Doğum Yeri : Kayseri
   
Doğum Tarihi : 01/01/1970
   
Askerlik Durumu : 11/1993 - 02/1995 arasında yedek subay olarak
   
Medeni Durum : Evli

KARİYER HEDEFİ         
Satış ve pazarlama alanındaki birikim ve iş geliştirme becerilerini bir e-ticaret şirketinde üst düzey yönetici konumunda değerlendirmek.

EĞİTİM

1989 - 1993 : Boğaziçi Üniversitesi, İşletme
   
1982 - 1989 : Avusturya Erkek Lisesi

İŞ DENEYİMİ 09/1999 - : AAA A.Ş. - Pazarlama Direktörü
   
  - Yeniden yapılanmakta olan şirketin pazarlama planının yapılması
   
  - Aktif bir satış ve pazarlama çalışması ile müşteri portföyünün %300 artırılması
   
  - Reklam ve Halkla İlişkiler bölümünün kurulması

12/1997 - 09/1999 : BBB A.Ş. - Pazarlama Müdürü
   
  - İçecek grubundaki ürünlerden sorumlu olarak üç senelik  pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerinin yönetilmesi
   
  - Üç yeni ürünün başarı ile lansmanı, gereken promosyon aktivitelerinin planlanması ve yürütülmesi
   
  - 11 kişilik satış ve pazarlama ekibinin işe alınması ve geliştirilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %220 ve ürün grubu karlılığında %11 artış sağlanması

 

03/1996 - 12/1997 : CCC A.Ş. - Ürün Müdürü
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Yeni distribütörlerin bulunması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerini yönetilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %150 ve karlılıkta % 10 artış

03/1996 - 12/1997 : CCC A.Ş. - Ürün Müdürü
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Yeni distribütörlerin bulunması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerini yönetilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %150 ve karlılıkta % 10 artış

03/1995 - 03/1996 : CCC A.Ş. - Ürün Yöneticisi Asistanı
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerine destek
   
  - Promosyon aktivitelerinin planlanması 
   
  - Zincir mağazalardaki  promosyonların yönetimi
   
  - Pazar Araştırmalarının değerlendirilmesi ve Ürün Yöneticisine sunulması

EĞİTİM ve SEMİNERLER
- 02/2000           Satış Teknikleri Semineri            AAA Eğitim A.Ş.                                   

- 09/1999           Pazarlama Stratejileri                 BBB Eğitim A.Ş.

- 05/1999           Zaman Yönetimi                         CCC Eğitim A.Ş.

- 11/1998           Etkin Yöneticilik Semineri           DDD Eğitim A.Ş.

YABANCI DİL
İngilizce: İleri seviyede

Almanca: İleri seviyede

BİLGİSAYAR
Windows NT, Microsoft Ofis 98; Excel, Word, PowerPoint, Access, Internet

İLGİ ALANLARI
Fotoğraf çekmek,web tasarım

REFERANSLAR

Ali Yavuz, BBB A.Ş. Genel Müdürü. Tel: 0.212.999 99 99

Suna Yılmaz, AAA A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi. Tel: 0.212.999 99 99

CV örneği 1 Fonksiyonel

Cumartesi, 01 Mart 2008

AHMET ÖRNEK
Abdi İpekçi Cad. Başa Sok. No:12/7 Teşvikiye, 80200 Istanbul

Ev: (212) 999 99 99, İş: (212) 999 99 99, Cep: (532) 999 99 99

E-mail: ahmetornek@superonline.com

KİŞİSEL BİLGİLER   

Uyruğu  : T.C
   
Doğum Yeri : İstanbul
   
Doğum Tarihi : 01/01/1970
   
Askerlik Durumu : 11/1993 - 02/1995 arasında yedek subay olarak
   
Medeni Durum : Evli

KARİYER HEDEFİ         
Satış ve pazarlama alanındaki birikim ve iş geliştirme becerilerini bir e-ticaret şirketinde üst düzey yönetici konumunda değerlendirmek.

EĞİTİM

1989 - 1993 : Boğaziçi Üniversitesi, İşletme
   
1982 - 1989 : Avusturya Erkek Lisesi

DENEYİM VE BECERİLER

- Tüketim malları piyasalarında Satış ve Pazarlama Yöneticiliği deneyimi, özellikle iş geliştirme konusunda başarılı iş sonuçları 
- Tanıtım, reklam ve promosyon kampanyaları deneyimi 
- Pazar Araştırma, Ürün geliştirme ve lansmanı konusunda farklı sektörlerde beş senelik bilgi ve deneyim 
- Farklı ülkelerden yöneticiler ile birlikte proje yönetimi becerileri 
- İletişime açık, ikna edici, sonuç odaklı çalışan ve analitik bakış açısına sahip yönetim tarzı. 

İŞ DENEYİMİ 09/1999 - : AAA A.Ş. - Pazarlama Direktörü
   
  - Yeniden yapılanmakta olan şirketin pazarlama planının yapılması
   
  - Aktif bir satış ve pazarlama çalışması ile müşteri portföyünün %300 artırılması
   
  - Reklam ve Halkla İlişkiler bölümünün kurulması

12/1997 - 09/1999 : BBB A.Ş. - Pazarlama Müdürü
   
  - İçecek grubundaki ürünlerden sorumlu olarak üç senelik  pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerinin yönetilmesi
   
  - Üç yeni ürünün başarı ile lansmanı, gereken promosyon aktivitelerinin planlanması ve yürütülmesi
   
  - 11 kişilik satış ve pazarlama ekibinin işe alınması ve geliştirilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %220 ve ürün grubu karlılığında %11 artış sağlanması

 

03/1996 - 12/1997 : CCC A.Ş. - Ürün Müdürü
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Yeni distribütörlerin bulunması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerini yönetilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %150 ve karlılıkta % 10 artış

03/1996 - 12/1997 : CCC A.Ş. - Ürün Müdürü
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması
   
  - Yeni distribütörlerin bulunması
   
  - Pazar araştırma ve reklam faaliyetlerini yönetilmesi
   
  - Yapılan aktiviteler sonucu satışlarda %150 ve karlılıkta % 10 artış

03/1995 - 03/1996 : CCC A.Ş. - Ürün Yöneticisi Asistanı
   
  - XYZ markasına yönelik pazarlama stratejilerine destek
   
  - Promosyon aktivitelerinin planlanması 
   
  - Zincir mağazalardaki  promosyonların yönetimi
   
  - Pazar Araştırmalarının değerlendirilmesi ve Ürün Yöneticisine sunulması

EĞİTİM ve SEMİNERLER
- 02/2000           Satış Teknikleri Semineri            AAA Eğitim A.Ş.                                   

- 09/1999           Pazarlama Stratejileri                 BBB Eğitim A.Ş.

- 05/1999           Zaman Yönetimi                         CCC Eğitim A.Ş.

- 11/1998           Etkin Yöneticilik Semineri           DDD Eğitim A.Ş.

YABANCI DİL
İngilizce: İleri seviyede

Almanca: İleri seviyede

BİLGİSAYAR
Windows NT, Microsoft Ofis 98; Excel, Word, PowerPoint, Access, Internet

İLGİ ALANLARI
Seyahat etmek, fotoğraf çekmek, tenis oynamak

REFERANSLAR

Ali Yavuz, BBB A.Ş. Genel Müdürü. Tel: 0.212.999 99 99

Suna Yılmaz, AAA A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi. Tel: 0.212.999 99 99

Dil Bilgisi Kuralları İle İlgili Anlatım Bozuklukları

Cumartesi, 01 Mart 2008

Dil Bilgisi Kuralları İle İlgili Anlatım Bozuklukları :

Yüklem Yanlışları :

Yüklem Eksikliği : İki farklı yargının tek eylemsiye veya tek yükleme bağlanması, çoğu kez yargılardan birinin eylemsiyle ya da yüklemle uyumsuzluğuna neden olur ve bu durum anlatım bozukluğu yaratır. Bu durumda her farklı yargıyı ayrı bir yan cümleye (eylemsiye) ya da yükleme bağlamak anlatım bozukluğunu ortadan kaldırır. Örnek :

Çok az veya hiç çalışmadan sınava girdiler.

Çok az çalışarak veya hiç çalışmadan sınava girdiler.

İş konusunda ben onu, o da beni etkilemek istemez.

İş konusunda ben onu etkilemek istemem, o da beni etkilemek istemez.

Hava açık; ama sıcak değildi.

Hava açıktı; ama sıcak değildi.

Yüklem Uyuşmazlığı : Sıralı cümlelerde yüklemlerin kip ve kişi ekleri yönünden uyumlu olmaları gerekir. Bu eklerin uyumsuzluğu anlatım bozukluğu yaratır. Örnek : Sabahları bana uğrar, okula birlikte giderdik.

                       Sabahları bana uğrardı, okula birlikte giderdik.

                       Badana boya bitmiş, evi yerleştirecektik.

Badana boya bitmişti, evi yerleştirecektik.

            Bu konuda seyircilerle biz eleştirmenler bir kez daha ters düştü sanırım.

            Bu konuda seyircilerle biz eleştirmenler bir kez daha ters düştük sanırım.

Birleşik cümlelerde, yan cümlenin yüklem çatısıyla temel cümlenin yüklem çatısı, etkenlik ve edilgenlik yönünden uyumlu olmalıdır. Birinin çatısıyla temel cümlenin yüklem çatısı, etkenlik ve edilgenlik yönünden uyumlu olmalıdır. Birinin çatısı etkenken diğerinin edilgen olması, çatı uyumsuzluğuyla ilgili anlatım bozukluğu oluşturur. Sıralı cümlelerde yer alan yüklemlerin de çatılarının etkenlik edilgenlik yönünden uyumlu olması gerekir. Örnek :

Toplantıda hep aynı konu tartışılıyor, saatlerce aynı şeyler konuşuyordu.

Toplantıda hep aynı konu tartışılıyor, saatlerce aynı şeyler konuşuluyordu.

Midesinden şikayeti olanlara fazla kızartma yememesini tavsiye ediyorlar.

Midesinden şikayeti olanlara fazla kızartma yememelerini tavsiye ediyorlar.

Özne Yanlışları : Sıralı ve bağlı bileşik cümlelerde ortak olarak kullanılan öznenin bütün yüklemlere uyması gerekir. Özne, bu eylemlerden birine uymazsa cümlede özne yüklem uyuşmazlığı ortaya çıkar. Bu tür anlatım bozuklukları, her farklı yargıya ayrı bir özne kullanılmasıyla giderilebilir. Ayrıca özneyle yüklem arasında, kişi yönünden ve tekillik çoğulluk yönünden bir uygunluk da olmalıdır. Örnek :

Kitaptaki yanlışlar düzeltilecek ve ikinci baskıya girecek.

Kitaptaki yanlışlar düzeltilecek ve kitap ikinci baskıya girecek.

O resimlerinde pastel renkleri kullanmış, bu nedenle çok çabuk satılmış.

O resimlerinde pastel renkleri kullanmış, bu nedenle resimleri çok çabuk satılmış.

            Nesne Yanlışları :

Nesne-Yüklem Uyuşmazlığı : Bu uyuşmazlık, bileşik cümlelerde nesnenin, ilk cümlenin yüklemine uymamasından kaynaklanır. Bu bozukluk ikinci cümleye dolaylı tümleç, edat tümleci veya nesne eklenerek giderilebilir. Örnek :

Beni hiçbir zaman unutmadı, her zaman mektup yazdı.

Beni hiçbir zaman unutmadı, her zaman bana mektup yazdı.

Çocuğun gözlerindeki yaşı silip, yerine oturttu.

Çocuğun gözlerindeki yaşı silip, çocuğu yerine oturttu.

Nesnelerin Yapısal Uyuşmazlığı : Bir cümlede aynı eklerle türetilen birden çok eylemsi, nesne görevinde kullanılabilir. Bu nesnelerin ekleri farklı kullanılmışsa bunlar arasında yapısal uyumsuzluk oluşur ve bu uyumsuzluk anlatım bozukluğu yaratır. Örnek :

Seni anladığımı ve onaylayışımı gözden kaçırmazdın sanmıştım.

Seni anladığımı ve onayladığımı gözden kaçırmazdın sanmıştım.

Ne gelişini ne de gittiğini gördüm.

Ne gelişini ne de gidişini gördüm.

            Tümleç Yanlışları :

Dolaylı Tümleç-Yüklem Yanlışları : Bileşik cümlelerde ortak olarak kullanılan dolaylı tümlecin, ilk cümlenin yüklemine uyarken ikinci cümlenin yüklemine uymadığı görülebilir. Böylece tümleç-yüklem uyuşmazlığı ile ilgili anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Örnek :             Kadına her fırsatta bağırıyor, sürekli aşağılıyordu.

                       Kadına her fırsatta bağırıyor, kadını sürekli aşağılıyordu.

                       Sana her konuda güveniyor ve yardım bekliyoruz.

Sana her konuda güveniyor ve senden yardım bekliyoruz.

Zarf Tümleci-Yüklem Yanlışları : Bileşik cümlelerde, zarf tümleci ortak olmadığı halde, bütün yüklemler için ortak öğe kabul edilirse, anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Bu anlatım bozukluğu, ikinci cümleye bir zarf tümleci ilavesiyle giderilebilir. Bu nedenle bu anlatım bozukluğunun diğer adı, zarf tümleci eksikliğidir. Örnek :

Her zaman senin yanındayım, seni yalnız bırakmayacağım.

Her zaman senin yanındayım, hiçbir zaman seni yalnız bırakmayacağım.

Hiçbir zaman kendini düşünmedi, ailesinin mutluluğu için çalıştı.

Hiçbir zaman kendini düşünmedi, her zaman ailesinin mutluluğu için çalıştı.

Edat Tümleci-Yüklem Yanlışları : Bileşik cümlelerde, edat tümleci durumundaki öğe, ortak olmadığı halde ortak kabul edilirse anlatım bozukluğu meydana gelir. Bu uyuşmazlık ikinci cümleye uygun bir tümleç ya da nesne eklenerek giderilebilir. Aynı şekilde bir dolaylı tümleç, nesne ya da öznenin yüklemle uyum sağlamayış nedeni bir edat tümleci eksikliği olabilir. Örnek :

Akşamları kitapçıya uğrar, saatlerce sohbet ederdi.

Akşamları kitapçıya uğrar, saatlerce onunla sohbet ederdi.

Arkadaşımın babası geldi, bir süre sohbet ettik.

Arkadaşımın babası geldi, bir süre onunla sohbet ettik.

Tamlama Yanlışları :

                        Tamlaması Yanlışları : Bir ad tamlamasında;

§         Tamlayan ya da tamlanan sözcüklerden birinin eksikliği,

§         Tamlayan veya tamlanan eklerinden birinin kullanılmaması dolayısıyla tamlayan eksikliğinin anlam belirsizliği yaratması, ad tamlamasına ilişkin belli başlı yanlışlıklardır. Örnek :

Onun böyle işlerle uğraşmaya ne vakti vardı ne de zamanıdır.

Onun böyle işlerle uğraşmaya ne vakti vardı ne de bunun zamanıdır.

Sıfat Tamlaması Yanlışları : Sıfat tamlamasına ilişkin yanlışlıklar şu şekilde oluşabilir;

§         “Bir” den büyük sayı sıfatlarıyla kurulan sıfat tamlamalarında adın çoğul eki alması yanlışlık yaratır. Bu tür sıfat tamlamalarında adın tekil kullanılması gerekir. Örnek:

Toplantıda üç ya da daha çok konuşmacılar söz alacakmış.

Toplantıda üç ya da daha çok konuşmacı söz alacakmış.

Dışarıda iki insanlar seni soruyordu.

Dışarıda iki insan seni soruyordu.

§         “Birçok, biraz, herhangi, birkaç, hiçbir, her” gibi belgisiz sıfatların tamlayan olduğu sıfat tamlamalarında, adın tekil kullanılması gerekir. Örnek :

İhaleye birçok yerli ve yabancı firmalar katıldı.

İhaleye birçok yerli ve yabancı firma katıldı.

Hiçbir anne ve babaların buna itiraz edeceğini sanmam.

Hiçbir anne ve babanın buna itiraz edeceğini sanmam.

§         “Her” belgisiz sıfatının tamlayan olduğu sıfat tamlamalarında, yüklemin olumsuz olması anlatım bozukluğu yaratır. Örnek :

Bu mevsimde her çeşit kuş avlanmayacaktır.

Bu mevsimde hiçbir çeşit kuş avlanmayacaktır.

Bu tarihlerde her grup sınavlarını aksatmayacak.

Bu tarihlerde hiçbir grup sınavlarını aksatmayacak.

Yapıları Yanlış Olan Sözcükler : Kimi zaman yapım eklerinin sözcüklere, kurallara uygun olarak seçilmemesinden dolayı, kimi zaman da eklerin yanlış seçilmesi nedeniyle sözcüklerin yapıları bozuk olur. Yanlış yapılandırılmış sözcükler, dil bilgisi kurallarına uymaz ve anlatım bozukluğu yaratır. Örnek :

Çocuğu iyi bir doktora bakıtmak gerekiyor.

Çocuğu iyi bir doktora baktırmak gerekiyor.

Alıkoyulan paketleri yarın postaya verelim.

Alıkonulan paketleri yarın postaya verelim.

Bu eşyaları pahalılatmak müşteri kaybına yol açar.

Bu eşyaları pahalılaştırmak müşteri kaybına yol açar.

Yanlış Ek Kullanımı : Bir sözcüğe, gelmesi gereken ekin dışında yanlış bir ekin getirilmesi de kimi zaman anlatım bozukluğuna yol açar. Örnek :

Sorun arkadaşlarımızın bizi bu konuda iyi aydınlatmamış olduğundan kaynaklanıyor.

Sorun arkadaşlarımızın bizi bu konuda iyi aydınlatmamış olmasından kaynaklanıyor.

Okuduklarını ezberlemek değil, tartışarak özümlemesine sağlamak gerekir.

Okuduklarını ezberlemek değil, tartışarak özümlemesini sağlamak gerekir.

Her ne kadar şehir dışına taşınmışsak bile beklenen rahatlığa kavuşulmamıştır.

Her ne kadar şehir dışına taşınmışsak bile beklenen rahatlığa kavuşamadık.

Noktalama Yanlışları : Noktalama işaretlerinin eksik ya da yanlış yerde kullanılması; cümleleri bir anlam belirsizliğine sürükleyebileceği gibi cümleden birden fazla anlam çıkmasına da yol açabilir. Bu nedenle noktalama işaretlerinin anlama etkileri ve kullanıldığı yerler iyi bilinmelidir. Yanlış kullanımlar ortaya çıkarsa amaçlanan anlama ulaşmak mümkün olmaz. Bu durumlar da cümlede bir anlatım bozukluğu yaratır Örnek :

Yabancı dükkandı eşyaları beğenmedi.

Yabancı, dükkandı eşyaları beğenmedi.

            Bebekler için, ağlamak, açlık ve korku gibi durumların en doğal ve tek anlatım biçimidir.

            Bebekler için ağlamak, açlık ve korku gibi durumların en doğal ve tek anlatım biçimidir.

            Kadın şoförü şöyle bir süzdü.

            Kadın, şoförü şöyle bir süzdü.

türk destanları

Cumartesi, 01 Mart 2008

       . Destan
Destan, svaş, göç, tabii afetler gibi milletlerin hayatında derin izler bırakan tarih olaylarının, millî kahramanların ve bu kahramanların olağanüstü motiflerle süslenerek anlatıldığı uzun manzum hikâyelerdir.
Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyeleridir.
Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı; Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır.
a.       Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır.
b.      Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihî önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler
c.       Manzum hikâyelerdir.
d.      Destanlarda olağan üstü olaylar ve olağan üstü özellikte kahramanlar vardır.
e.       Destanlar anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.
f.        Ağızdan ağıza dolaşmak suretiyle oluşmuşlardır.
g.       Destanlarda anlatılan olayların geçtiği yer ve zaman bilinmez.
h.       Kahramanlar lider ve kurtarıcı rolündedir.
i.         Türk destanlarının bir özelliği de destanlarda geçen olayların tarihî olaylarla paralellik göstermesidir.Destanlardan birtakım olağanüstülükler çıkarılınca tarihe kaynaklık edebilecek bilgilere ulaşabiliriz.
j.        Destanlar epik şiir olarak değerlendirilirler.
k.      Türk destanları zamanında yazıya dönüştürülememesi sebebiyle elimize bir bütünlük içinde ulaşmamışlardır.
Destanların Oluşabilmesi İçin Gereken Şartlar:
a.      Destanın oluşabilmesi için milletlerin tarihin en eski devirleinde yaşamış olmaları,
b.      Söz konusu dönemde ulusun kuşaklar boyunca hatırlayacağı, hafızalardan silinmeyen büyük savaşlar, göçler, salgın hastalıklar, felaketler görmesi ,
c.       Ulusun dilinin destan söyleyecek olgunlukta ve işleklikte olması gerekir.
 Destan Çeşitleri
 a. Doğal (Tabii) Destanlar       :  Çok eski devirlerde ulus vicdanında derin izler bırakan, bir tarih ya da toplum olayının yine o devirlerde ulusal bir ozan ya da çeşitli saz şairleri tarafından işlenip sonra kuşaktan kuşağa aktarılarak anonim bir kimlik kazanmasıyla oluşan manzum ürünlere denir.
  b. Yapma (Sun’i) Destanlar    :    Önemli bir olayın belirli bir çağda adı bilinen bir şair tarafından doğal destanlara benzetilmesi suretiyle ortaya çıkan destanlardır.
a.       Bir Âşık edebiyatı ürünüdür.
b.      Nazım şekli bakımından koşma gibidir.c.       Nazım birimi dörtlüktür.
d.      Hece ölçüsünün 11’li ya da 8’li  kalıbıyla yazılır.
e.       Dörtlüklerin sayısı anlatılan olayın uzunluğuna bağlıdır. Kimi destanlarda dörtlük sayısı 100’ü geçer. Destanlar bu özellikleriyle koşmalardan ayrılır.
f.        Kafiye düzeni şöyledir: baba-ccca-ddda-eeea
g.       Halk edebiyatının en uzun nazım şeklidir.
 İlk Türk Destanları
a.       Altay-Yakut:
Yaradılış Destanı
b.      Sakalar Dönemi:
         Alp Er Tunga Destanı0
Şu Destanı
c.       Hun Dönemi:
Oğuz Kağan Destanı
Attila Destanı
d.      Köktürk Dönemi:
         Bozkurt Destanı
Ergenekon Destanı
e.       Uygur Dönemi:
Türeyiş Destanı
Mani Dininin Kabulü Destanı
Göç Destanı
 Dünya Destanlarından Örnekler
a.       İran Destanı                       : Şehname  (Firdevsî)
b.      Yunan Destanları               : İlyada ve Odysseia  (Homeros)
c.       Sümer-Asur-Babil : Gılgamış
d.      Japon                                : Şinto
e.       Rus                                   : İgor
f.        Fin                                    : Kalavela  (Lönnrof)
g.       Hint                                   : Ramayana ve Mahabarata
h.       Alman                               : Nibelungen

edebiyat tarih ilişkisi

Cumartesi, 01 Mart 2008

Edebiyat tarih ile sıkı ilişkilidir, gerek geçmişte yazılmış tarihi romanlar vasıtasıyla olsun gerekse de geçmişte yaşamış insanların dil araştırmaları üzerine bize geçmişteki insanların iletşimin yanında yazmış oldukları hatıratlarıyla birçok bilgi verir. Bu hatıratların çözümlenmesiyle geçmiş insanların yaşayışları hakkında bilgi ediniriz, bunun yanında tarihi nitelikteki romanlarlada geçmişde olmuş olaylar hakkında bir bilgi sahibi oluruz. yorumlayarak daha geniş bilgiye sahip olabilirsiniz

Diller ve Özellikleri Dil Aileleri

Cumartesi, 01 Mart 2008

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER
Dünya dilleri, dili oluşturan kelimelerin, eklerin, bu eklerin kuruluş ve işleyişleri gibi yapı bakımından gösterdikleri benzerliklerine göre üç gruba ayrılır:
1. Tek heceli diller
Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,… olabilmektedir. Çince ve Tibetçe bu grubun tipik dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili de bu gruba dahil edilir.
Bu dillerde “birleşik kelimeleri oluşturan kelimeler bile biri birinden ayrı yazılır: Vo yav kan şu. Çince bu cümle kelime kelime şöyle çevrilebilir: Ben istemek bakmak kitap. Bu cümleyi Türkçe olarak söyleyecek olursak şöyle düzenleriz: Ben kitap okumak istiyorum. Dien sı ci: Elektrik görme cihaz. Bu üç kelimeden kurulmuş söz  televizyon  anlamındadır.”
2. Eklemeli diller
Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe bu grupta yer alan diğer dillerdendir.
3. Çekimli diller
Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz. İngilizce’deki uzanmak fiilinin lie / lay / lain,  yapmak fiilinin do / did / done, gitmek fiilinin go / went / gone; Almanca’daki atmak, fırlatmak fiilinin werfen / warf / geworfen; sein yardımcı fiilinin bin, ist, sind, war, waren… şekillerine girmesi gibi.
Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.
B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER
Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller  dil ailelerini oluşturlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da  gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.
Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.
Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”
Köken akrabalığına dayanan belli başlı dil aileleri şunlardır:
 Hint – Avrupa Dilleri Ailesi:
 Avrupa Kolu:
Germen dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
 Roman dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.
 İslâv dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
 Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.
 Asya Kolu: Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça.
Bu grupta yer alan diğer bir dil de Ermenicedir.
   Hami - Sami Dilleri Ailesi:
 Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
 Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili.
 Libya ve Berber dilleri: Libya’da konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.
Çin – Tibet Dilleri Ailesi:
Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.
Bantu Dil Ailesi:
Orta ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.
Kafkas Dilleri:
Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.
 
 Ural Dil Ailesi:
Ural – Altay dil grubunun Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
 Fin – Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
 Samoyet kolu: Samoyet dilleri.
Altay Dil Ailesi:
Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.

TÜRK YAZI DİLİNİN TARİHî GELİŞİMİ

Cumartesi, 01 Mart 2008

TÜRK YAZI DİLİNİN TARİHî GELİŞİMİ
Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu… gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.
 ESKİ TÜRKÇE
Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.
Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.
Kuzey – Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi ol¬mak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.
KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
a) Kuzey Türkçesi
Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı ile yayımladığı Tercüman  gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
b) Doğu Türkçesi
Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
“Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetlerinden biri olan Ali Şir Nevâyî, Azerî ve Anadolu sahasında da okunmuş, Osmanlı şairlerince üstat tanınmış ve XV. yüzyıldan bu yana şiirlerine pek çok nazire yazılmıştır. Meydana getirdiği divan, mesnevi, tezkire, hâl tercümesi, tarih vb. gibi değişik türlerde; musiki, aruz, dil, din vb. gibi farklı konularda kaleme aldığı otuza yakın eser, klâsik Çağatay edebiyatının teşekkülünde ve gelişmesinde büyük hizmet görmüştür.”
Ali Şir Nevâyî’nin Türkçeyle Farsçayı karşılaştırarak Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu anlatan Muhâkemetü’l- Lûgateyn (İki Dilin Muhakemesi) adlı eseri dil tarihi bakımından özellikle anılmaya değer niteliktedir.
Bugünkü Pakistan, Hindistan ve Afganistan topraklarında 16. yüzyılın başlarında büyük bir Türk devleti kuran Babür Şah, Çağatay şiirinin ve nesrinin güzel örneklerini vermiştir. Babür Şah’ın Vekayi adlı eseri ise, dünya hatıra edebiyatının önemli kaynaklarındandır.
17. yüzyılda Çağatay Türkçesini temsil eden Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime adlı eserleri meşhurdur.
Doğu Türkçesi günümüzde, Batı Türkistandaki Modern Özbek Türkçesiyle ve Doğu Türkistanda Yeni Uygur Türkçesiyle temsil edilmektedir.
BATI TÜRKÇESİ
Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan), Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır.
12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarından günümüze kadar kesintisiz olarak devam eden ve Eski Türkçeden sonra oluşan Türkçenin iki büyük kolundan biri olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dilidir. Türkçenin diğer yazı dillerine göre en çok gelişme gösteren koludur.
Bugün Batı Türkçesi; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Gagavuz Türkçesi ve Türkmen Türkçesi olmak üzere varlığını dört kolda devam ettirmektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir. Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir.
Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin ana kolunu oluşturur ve tarihî süreçte kendi içinde üç döneme ayrılır:
a) Eski Anadolu (Eski Türkiye) Türkçesi
13. yüzyılın başlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu ve Rumeli’de kullanılan, Oğuz temelindeki Türkçe olup Batı Türkçesinin ilk dönemini oluşturur.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesini Anadolu’daki siyasî ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlâkî özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin; kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 15 Mayıs 1277’de dellâl çağırtarak yaydığı “Şimden gerü dîvânda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” fermanı oldukça önemlidir.
Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan Anadolu Beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir.
Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur.
b) Osmanlı Türkçesi
Pratikte kısaca Osmanlıca diye de adlandırılan Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.
Bu dönemin en belirgin özelliği, Arapça, Farsça gibi yabancı dillerden oldukça fazla kelime ve gramer şeklinin Türkçeye girmiş olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.
Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda doruğa çıkmıştır.
Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu, 17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.
c) Türkiye Türkçesi
Batı Türkçesinin bugün içinde bulunduğumuz üçüncü dönemidir. Türkiye Türkçesi teriminden, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili olan ve bugün çok geniş bir alanda kullanılan Türk yazı dili anlaşılır.
Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının (Z.Gökalp, A.C. Yöntem, A.Koyuncu) konuşma dilinden yeni bir yazı dili yaratma amacıyla Genç Kalemler dergisinde başlattıkları Yeni Lisan hareketi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Yeni Lisan makalesinde bu hareketin amacı, “Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır. Bu dil konuşulan dil, İstanbul Türkçesidir. Yazı diliyle konuşma dili birleştirilirse millî bir edebiyat ancak o zaman dirilecektir. Bunun için de yapılacak tek şey dilde Türkçenin kurallarını geçerli kılmak olacaktır.” şeklinde özetlenmektedir.
Türkçenin sadeleşmesinde de önemli bir yeri olan Yeni Lisan  hareketinin gerçekleşmesinde bugün de geçerliğini sürdüren ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
•       Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları ve bu kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
•       Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak yeni isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre yapılmalıdır.
•       Yazı diliyle konuşma dili arasındaki büyük ayrılığı kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı, İstanbul konuşması, yazı dili olmalıdır.
•       Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Bu ilkelerden hareketle yabancı kural ve kelimelerden hızla temizlenen Türkçe, Millî Edebiyat Akımıyla da İstanbul ağzına dayanan bir yazı dili şeklinde gelişmesini sürdürdü.
“Türkiye Türkçesinin gelişmesi içinde Yeni Lisan hareketinden sonra en geniş çalışma Dil inkılâbı’dır. Dil inkılâbı, dil konusunu, önemi ve gelişme şartları bakımından çok yönlü ve sağlam bir zeminde ele alma ve olgunlaştırma hareketidir. 1928’de Lâtin alfabesinin kabulü, 1932’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’nin kuruluşu bu hareketin önemli halkalarıdır. Bu devrede Türkçeye devlet eli uzanmış ve Türkçeleşme hareketi devletin desteği ile yürütülmüştür. Bu hareketin ana hedefleri şunlardır:
1. Yeni Lisan hareketinden sonra da Türkçede kalmış bazı yabancı gramer şekilleri ve kelimeleri dilden atmak,
2. Dili, milleti birleştiren, millî kültür etrafında toplayan önemli bir varlık olarak görme fikrini genişletmek,
3. Türkçeye, yapı ve özelliklerine uygun bir gelişme zemini hazırlamak,
4. Türkçeyi eğitim dili hâline getirmek,
5. Türkçeyi, ilim ve kültür dili hâline getirmek,
6. Türkçeyi bir ilim kolu olarak inceleme ve araştırma konusu yapmak,
7. Dile yeni kelime katacak kelime türetme yollarına işlerlik kazandırarak, bu yolla dili zenginleştirmek.
Dil inkılâbı ile Türkçede, 1940’lı yıllardan itibaren bir tasfiyecilik hare¬keti görülür. Zaman zaman Türkçenin tabiî gelişmesinin önünü tıkayan bu tasfiyecilik hareketi artık hızını kaybetmiştir. Fakat bugün Türkiye Türkçesi yeni bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bu da batı kökenli kelimelerin kullanılışının gittikçe artmasıdır.”
Azerbaycan Türkçesi
Türkiye Türkçesiyle büyük bir yazı dili ayrılığı göstermeyen Azerbaycan Türkçesi, esasen 16. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi içinde bir ağız olarak varlığını sürdürmüş, bu yüzyıldan sonraki gelişmelerle bir lehçe görünümü kazanmıştır. Türkiye Türkçesi batı dillerinden etkilenirken Azerbaycan Türkçesi, bir dönemdeki Sovyet hakimiyetinin sonucu olarak Rusçadan; Güney Azerbaycan’ın İran sınırları içinde olması ve komşuluk ilişkileri sebebiyle de Farsçadan etkilenmiştir.
Azerbaycan Türkçesi bugün bağımsız bir devlet olan Azerbaycan Cumhuriyetinde, İran’daki Güney Azerbaycan’da ve dağılan Sovyetlerdeki Azerbaycan Türkleri arasında bir yazı dili olarak kullanılmaktadır.

Öğretmen şiirleri

Cumartesi, 01 Mart 2008

Öğretmen Şiirleri

Başöğretmen

Atatürk benim,
Başöğretmenim,
Ne öğrendimse,
Ondan öğrendim.

Yenilikleri,
Hep o düşünmüş,
Milleti için,
Ağlamış, gülmüş.

Çocuk kalbimle,
İlk onu sevdim,
Atatürk benim,
Başöğretmenimdir.

Tarık ORHAN

Benim Öğretmenim

Benim Öğretmenim,
Güzeldir.
Aslında Bütün,
Öğretmenler Güzeldir.
Onların Farkı Yoktur,
Güzeli Çirkini:
Yeter ki bize ,
Bilgi Öğretsin,
Benim Öğretmenim.
Zeynep Gonca Alkan;
canım öğretmenim

Gönderen : 5D sınıfı Sakarya ilköğretim okulu

Köy Öğretmeni

Ben bir köy öğretmeniyim,
Alnımda ışık,
Gözlerimde nur…
Alıp götürmeyin beni şehirlere,
Götürmeyin ne olur.
Bir köy öğretmeniyim,
Katıksız duygular içinde yaşarım.
Çıplak ayaklar basar yüreğime,
Onları tutar, okşarım.
Bir köy öğretmeniyim,
Çaresizlik ekmeğim, keder gözyaşım,
Umut ve sevgiyim çarpan kalplerde,
Dağlardan daha çok yücedir başım.
Ben bir köy öğretmeniyim,
Evlerde motif, dillerde destan
Gölgesi düşer ay-yıldızın üstümüze,
Ve gönüllerde büyür vatan.

Göktürk Mehmet UYTUN

EMMİME MEKTUP

Bir köy öğretmeninin yaşadıkları

Emmi, Karlı dağların tepesinden
Soğuk suların gözesinden,
Dağların bittiği,ufukların tükendiği yerden,
Köyümü sana anlatayım mı?

Yaya yürünen karlı yolları
Geçiyor insanların sabırla şükürle yılları,
Gelmeyecek yolcuyu bekleyen gözleri
Mustafa emmiyi İsmail dayıyı sana anlatayım mı?

İstersen anlatmayayım yavruların yalın ayağını
Anlatayım sana ineklerini, koyunlarını
Doktoru isteyen yok veteriner arayanı
Çocuklarınsa şamarlandığını anlatayım mı?

Bunların yok başka düşüncesi karınları doydumu
Hele birde bol demlediysen demsiz çayı
Ama sen beceremezsin kırtlamayı
Yeğeninin çektiklerini anlatayım mı?

Defter yok kalem yok, Nasıl okutursan okut
Dimağlara birşeyler ek sonra unut
Ben beceremiyorum okutabilirsen gel sen okut.
Çalışsanda emeklerinin boşa gideceğini anlatayım mı?

Fatma yine dersine çalışmamış,
Murat kalemsiz gelmiş,
Ali defterini evde unutmuş.
Bunlardan banane diyemediğimi anlatayım mı?

Yanlızlıkla geçen günlerimi,
Elbisesi yırtık, lastiği delik öğrencilerimi.
Birde beni mektupsuz bırakan EMMİMİ
Vefasız çıkan sevdiklerimi anlatayım mı?

Yinede güzeldir diye kendimi avuttuğumu
Bekliyorum,gelmeyeceğini bildiğim yolcuyu
Zaten kaybedersem birde umudumu
Burada yok olup gideceğimi anlatayım mı?

Ama ben ayakta durmalıyım anlatmalıyım davamı
Eğitmeliyim yarının büyüğü yavruları
Ben erisem bile saçmalıyım etrafıma ışığımı
Sen bilirsin davamı ama sanada anlatayım mı?

Öğretmenim

Yolsuz köye gittin yaya
Gönül verdin çağdaşlığa
Karanlığı del dedinya
Deleceğim öğretmenim

Olur ettin olunmazı
Deldin kaleminle taşı
Bil dedinya bilinmezi
Bileceğim öğretmenim

Karanlığı yırta yırta
Çıkacağız aydınlığa
Işık ol da ak dedinya
Akacağım öğretmenim

Kin gütmedin yüreğinde
Hoş gördün hep densizi de
Her bir cani sev dedinya
Seveceğim öğretmenim

Sor dedinya sen her şeyi
Gör dedinya gercekleri
Yik dedinya hurafeyi
Yikacagim ögretmenim

Kuru ekmek zeytin yedin
Karda kışta sürgün gittin
Bildiğinden hic dönmedin
Ne büyüksün öğretmenim

Anadolu’da Söylenen Yöresel Türküler

Cumartesi, 01 Mart 2008

Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (ZİYA’NIN TÜRKÜSÜ) - Yozgat yöresi

(Fikriye’nin Söylediği Şekliyle)

Çamlığın başında tüter bir tütün;
Acı gormiyenin yürüğü bütün
Ziya’nın atını pazara tutun
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Benim yarim yaylalarda oturur
Ak elini soğuk suya batırır
Demedim mi yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Ham meyveyi koparttılar dalından
Ayırdılar beni nalı yerimden
Demedimmi nazlı yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Kemal Erdinç
Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (ZİYA’NIN TÜRKÜSÜ) - Yozgat yöresi

“At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar
Gendi gidip ehbabları kalan yar” nakaratıyla söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir;

Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat’ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye’nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat’ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.

Kaynak : Kemal Erdinç   

Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini) - İç Anadolu yöresi

Ev damına girdim aney,yandım hudey diley diley
Elleri hamur.
Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim kahve büşürür oy
Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
Fincan düşürür
Seni gören aşık aklın şaşurur oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim namaz’a durmuş oy
Kaşları gözleri aney, yandım hudey diley diley
Kendine uymuş
Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Keten köynek giymiş yakası nazük oy
Koluna yapturdum aney, yandım hudey diley diley
Altun bilezük
Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Bacasından çıkmış ayvanın dal’ı oy
Yüzüne de vurmuş aney,yandım hudey diley diley
Yazmanın alı
İşte görünüyor dünyanın halı oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini
Elleri kınalı aney, Yandım hudey dily diley
Taze gelini

Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini) - İç Anadolu yöresi

Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan’dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak yemene
gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; Çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.

Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir.
Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkat!ten sonra askerliğini bitirerek Erzincan’a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür. Bu acıklı durumu;Delikanlının ağzından, aşağıdaki türkü ile dile getirirler.

Kaynak : Anonim   

Kozanoğlu - Kayseri yöresi

Çıktım Kozan’ın dağına
Karı dizleyi dizleyi
Yaralarım göz göz oldu
Cerrah gözleyi gözleyi

Kozan Dağı karlı buzlu
İçi dolu gelin kızlı
Öldürürler beyim seni
O kafirler dünden sözlü

Çıktım Kozan’ın dağına
Kurşun attım dost bağına
Aşiretten imdat olmaz
Kaçalım Kozan Dağına

Kara çadırın karası
Karıştı Kozan arası
Ben öpmeye kıyamazdım
Ak göğsü süngü yarası

Kara çadır eğmeyinen
Ucu sırma düğmeyinen
Ne kaçarsın Kozanoğlu
Beş bin atlı gelmeyinen

Kozanoğlu avdan gelir
Avını ilinden alır
Buna Kozanoğlu derler
Yiğit ölür namı kalır

Kıratım örkten boşandı
Üzengi yere döşendi
Ne yatarsın Kozanoğlu
Kılıncın eller kuşandı

Anonim

Acem Kızı - Orta Anadolu yöresi

Çırpınıp da şanovaya çıkınca
Eğlen şanovada kal acem kızı
Uğrun uğrun kaş altından bakarken
Can telef ediyor gül acem kızı

Seni saran oğlan neylesin malı
Yumdukça gözünden döker mercanı
Burnu fındık ağzı kahve fincanı
Şeker mi şerbet mi bal acem kızı

Avrupa kurban olsun kara kaşına
İngiliz Fransız değmez döşüne
Amerika Belçika düşmüş peşine
Bir de Alman kurban bil acem kızı

Söz-Müzik: Neş’et Ertaş

Aksaray Develisi - Aksaray yöresi

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya’nın

Aksaray’dan Bakırtolu’na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider

Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi

Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı

Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı

Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım

Mehmet Tahir Sakma

Kutadgu Bilig

Cumartesi, 01 Mart 2008

Kutad-gu Bilig 10. sınıf Edebiyat Dersi konusu arkadaşlar.Umarım yazılıda bizim dökülmemizi sağlamaz Gülümseme Fazla zor bir konu değil biraz ezber yeteneği lazım sanırım.Ben pek beceremesem de Gülümseme Gülümseme Öğrenmek lazım.Haydi kolay gele Gülümseme

Yûsuf Has Hâcib’in 1069-1070 yılında yazdığı meşhur eseri.
İslâmî devir içinde Türk Dili ve Edebiyatı’nın olduğu kadar, Türk Kültür Târihinin de asla ihmal edemeyeceği bir siyâsetnâmedir. Kutadgu Bilig, siyâsî ve kültür bakımından, Türk-İslâm muhîtinin çok mühim bir merhalesini teşkil etmektedir. Böyle olmasına rağmen uzun müddet bir kenarda unutulup kalmıştır.

Eser, Tavgaç Ulug Bugra Karahan (Hakan) Ebu Ali Hasan bin Süleyman Arslan Kara Hana ithâf edilmiştir. Bu vesîka ile beraber Kutadgu Bilig’in zikrettiği Bugra Han hakkındaki vesikaların sayısı 15’e yükselmiştir. Bunların yedisi Türkçe, diğerleri Arapçadır. Kutadgu Bilig yazıldıktan bir hayli zaman sonra unutulmuş veya çok dar bir muhitin istifâdesinde kalmıştır. Kitâba ilk ilâve edilen 77 beyitlik bir manzûme vardır. Bu manzûm önsözde eserin kendisi ve yazarı hakkında malûmât verilmektedir. Burada hükümdârlara “ilig” ve “beg” yerine “melik” tâbiri kullanılmıştır. Şark meliki ve Maçin beylerinin hepsi bu kitabı benimsemişler ve kendilerine mirâs yolu ile intikal ettiği için başkalarına vermemişlerdir. Ayrıca diğer memleketlerde kitaba başka adlar da vermişlerdir. Çinliler Edebü’l-Mülûk, Maçinliler Enîsü’l-Memâlik, İranlılar Şehnâme ve Turanlılar (Türkler) Kutadgu Bilig demişlerdir. Bu önsözü yazan Kutadgu Bilig’i bir nevi siyâsetnâme olarak düşünmüştür ki, yerinde bir düşüncedir.

Kutadgu Bilig bu devreden sonra üçüncü olarak meydana çıkarılmıştır. Bu defa manzûm önsözün bir özeti, eksik bir mukaddime olarak eklenmiştir. Burada, manzûm önsözdeki “melik” tâbiri yerine “padişah” kelimesi kullanılmıştır.

Eser, yazı bakımından iki türlü alfabe ile yazılmıştır. Bunlardan biri Uygur alfabesi, diğeri ise Araplardan aldığımız İslâmî Türk alfabesidir. Uygur harfleri ile yazılan bâzı yazıların Fâtih devrine kadar sürmesi önceleri her iki alfabenin at başı gittiğini, Fâtih Sultan Mehmed Handan sonra Uygur harflerinin yerini tamâmen Türk-İslâm alfabesine bıraktığını söylemek gerekmektedir. Kutadgu Bilig’in bu bakımdan aslının nasıl bir alfabe ile yazıldığı bilinmiyor. Çünkü yeryüzünde bilinen üç nüshasından biri Uygur harfleri ile yazılmıştır. Bu nüsha Herat nüshasıdır. Diğer iki nüshası Arap harfleri ile yazılmıştır. Böyle olmasına rağmen islâmî-Türk yazısı ile yazılmış bir nüshadan istinsah edildiği kanâatini doğurmaktadır. Aynı durum daha sonra Karahanlı ülkesinde yazılan Atabetü’l-Hakayık gibi eserlerde de kendisini göstermektedir.

Balasagun’lu Yûsuf Has Hâcib, eserinde kendi adına yalnız bir yerde yer vermiştir. O asîl bir aileye mensûb olup, ilmî, fazîletleri, zühd ve takvâsı ile cemiyetin içinde hürmet görmüş biridir. Eserini Balasagun’da yazmaya başlamış, sonra Kaşgar’a gitmiş orada tamamlayarak Tavgaç Kara Buğra Hanın huzurunda okumuştur. Bunun üzerine hükümdar iltifât etmiş ve kendisine Has Hâcib ünvanını vermiştir. Onun eserini yazmada en mühim âmil muhakkak ki çağdaşı Kaşgarlı Mahmûd’un da Türklüğü ve Türk milletinin değerlerine sâhib olma azminden başka birşey değildir. Kaşgarlı, Türkçenin Arapça karşısındaki durumundan hareketle ve Araplara Türkçeyi öğretmek niyeti ile yazdığı eserinde Türklerin gelecek için büyük ve devamlı bir hâkimiyetlerinin olacağından bahsetmiştir. Balasagunlu Yûsuf ise zamanında Fars dilinde bir Şehnâme’nin yazılmış olmasını görerek, Kutadgu Bilig’i Türk milletine bir Şeh-nâme hediye etmek arzusu ve Türkçenin kudretini göstermek niyetiyle yazmıştır. Yûsuf Has Hâcib eserini yazdığı zaman elli yaşlarında olması muhtemeldir. Şâir bu durumda 1019 yılı civarında doğmuş olmalıdır. Nerede ve kaç yılında öldüğü belli değildir.

Eserde tasvir edilen hayat ve ideâlize edilmiş olan şahıslar şâirin kendi devrinden evvelki bir zamana aittir. Yusuf, ideal fertlerden teşekkül eden cemiyet ve devleti gözünde canlandırır. Sonra kendi devrinden acı acı şikâyet eder. Eserinde, büyük meziyet olarak gösterdiği hareket ve düşüncelerin kalmadığını söylemektedir. Eser, şâirin tasavvur ettiği ideal bir hayatı işlemesine rağmen, gerçeğin içinde dolaşır. Hattâ Türk Edebiyatı içinde bir tiyatro eseri hüviyetine bürünür. Eserde saâdet ve ikbâli (kut) temsil eden vezir Aytoldu ile aklı (ukuş) temsil eden Ögdülmiş’in şahıslarında şâirin kendisini tasvir etmiş olması mümkündür.

Türk yazı diline hakkıyla hâkim ve inceliklerine vâkıf olan şâir Uygur Türklerinin an’anesini devam ve inkişâf ettirerek, Türk Milletinin hayâtına geniş yer vermiştir. Böyle olmakla birlikte Yûsuf Has Hâcib zaman zaman tecrübelere yönelir. Tecrübeli yiğitlerin, büyüklerin, milleti düşünenlerin düşüncelerine eserinde yer verir ve bu sözlerin yabana atılamayacağından bahseder. Hattâ müdâfaa ettiği fikri buna benzer sözlerin eşiğine getirerek, atasözlerine, değer verdiği tecrübeli kimselerin buyruk ve işâretlerine bırakır. Bunların içinde pekçok sözün kaynağının hadislere dayanması esere ayrı bir değer katar ve ilk İslâmî eser olan Kutadgu Bilig değerler bakımından İslâmiyete dayanır. Böylece eser dünyâ ve âhiret saâdetinin ancak bu şekilde bulunacağı fikrini işler. Yûsuf Has Hacip, bu yönü ile ilk Türk eğitimcileri arasına girmeye de hak kazanmaktadır. Zâten Kutadgu Bilig; dünyâ ve âhiret saâdetini gösteren bilgi demektir.

Yûsuf Has Hâcib, İslâm sanatkârlarını örnek tutarak, arûz vezni kullanmıştır. Eser; Şehnâme vezni olarak bilinen; Fe’ûlün, fe’ûlün, fe’ûlün, fe’ûl vezninde yazılmıştır. Şâir bu vezni pürüzsüz bir şekilde kullanmıştır.

Muhtevâ bakımından ise Kutadgu Bilig; sahnesiz bir tiyatro eseri görünüşündedir. Hükümdâr Küntogdı’nın, âkibeti temsil eden Odgurmuş ile görüştükten sonra, dünyadaki hayâtın esâsını kavrayarak üzerindeki yükü taşımak istemediğini aklı temsil eden Ögdülmiş’e söylemesi üzerine; Ögdülmiş hükümdâra yapacağı işleri hatırlatır. Ve ona iyi ad kazanmak için yeni iş sâhası gösterir. Eserin başında “tevhid, naat, dört halifenin zikri ve yaz mevsiminin tasviri vardır. Bunlardan sonra Ulug Bugra Hanın medhiyesi yer alır. Bu şekli ile eser klasik tertib usûlüne uygunluk gösterir.

Kutadgu Bilig dört esas üzerine tanzim edilmiştir:

1. Doğru kanun (köni töri); bunu Küntogdı (hükümdar),

2. Saâdet (kut); bunu Aytoldı (vezir),

3. Akıl (ukuş); bunu Ögdülmiş (vezirin oğlu),

4. Odgurmış (zâhid) tarafından temsil edilmektedir.

Bunlardan başka Aytoldı’nın Hâcib ile buluşmasını temin eden Küsemiş, huzura kabulü sağlayan Hâcib, arada hizmet gören oğlan, haber getiren Yumışçı ve zâhidin yanında çalışan Kumarı da şahıslar kadrosu içinde yer alırlar. İnsanların iki dünyâda ele geçirmek istedikleri saâdet (Aytoldı) ile kâinatın üzerine kurulduğu doğru kanun (Küntogdı) arasındaki karşılıklı konuşmalarda o devrin ferdî ve ictimaî ahlâk prensiplerine yer verilir. Küntogdı’nın akıl (Ögdülmiş) ile devam eden konuşmalarında ise cemiyet hayatının, bilgi nazariyesinin ve hayat görüşünün bütün meselelerine temas edilmektedir.

Aytoldı’nın oğlu Ögdülmiş büyümüş, hükümdârın îtibârını kazanarak babasının yerine vezir olmuştur. Şâir, bu âlim veziri hükümdârın yardımcısı olarak şahsî düşünce ve hareketlerinde de sahneye çıkarmaktadır. Ona devletin en yüksek müesseseleri hakkında konuşmak fırsatını da vermektedir. Eserde sırası ile hükümdâr, vezir, kumandan, hâcib, mâbeyinci, sefir, sır kâtibi, hazînedâr, aşçıbaşı, şarâbdâr mansıbları ve bunları işgal eden şahısların vasıf ve vazifeleri ayrı ayrı anlatılmaktadır. Hükümdâr, vezir ve diğer memûrlar şâirin tasvir ettiği ideal bir durumda maddî ve mânevî hayatı her bakımdan tanzim edilmiş bulunmakta ve ahalî hükümdara dua etmektedir. Hükümdar ilerisini düşünerek Ögdülmiş gibi birini arıyor ve bununla müellif bütün zevkleri ile birlikte, dünyadan yüz çeviren aşırı bir zâhid zümresi mümessilinin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Hükümdâr, Zâhid Odgurmış’a Vezir Ögdülmüş vâsıtasıyla bir mektup gönderiyor. Ögdülmiş ile Odgurmış dünya ve âhiret meselelerinden konuşuyorlar. Bu konuşmalardan sonra Zâhid tereddüd ediyor. Kendisinde; dünyâda Müslümanlara hizmet etmekle ukbâyı(âhireti) kazanmak fikri doğuyor. Fakat dünyânın ağır basan kusurları karşısında niyetinden vazgeçiyor. Hükümdârın ikinci mektubu üzerine şehre, insanlar arasına dönmeye râzı oluyor. Ögdülmiş kendisine lâzım olan bâzı bilgileri veriyor. Fakat zâhid, dünya sevgisini gönülden çıkarmadan ona Allah sevgisini sokmanın mümkün olmadığını ileri sürerek şehre gelmekten vazgeçiyor. Hükümdâr, kendisini görmek için zâhidin ayağına kadar geleceğini söyleyince Zâhid, hükümdârın yanına gidiyor. Hükümdârla konuşurlar. Zâhid en çok ömrün kısalığından ve ölümden bahseder. Hükümdâr bu sözlerin tesiri altında kalarak dünyanın hiçliğini ve bu kadar yükü yüklenmenin mânâsız olduğunu düşünür.

Ögdülmiş hükümdâra, vazifesinin Allah tarafından verildiğini ve ye’se kapılmamasını söyleyerek onu iyilik yapmaya teşvik ediyor.

Ögdülmiş ihtiyarlamaktadır. Tövbe etmek ve gönlünü temizlemek lüzûmunu duymakta, kardeşi Zâhid ile istişâre etmek istemektedir. Odgurmış’ın hastalanması üzerine Ögdülmiş çağrılıyor. Odgurmış hastalık hakkında bir rüyâ görmüştür. Her ikisi bu rüyayı farklı tâbir etmişlerdir. Odgurmış tekrar kendi görüşünü hülâsa ediyor. Ögdülmüş hükümdârın da muvâfakatı ile Zâhid’in yanına gelmiştir. Fakat o çoktan ölmüştür. Bu durumda Ögdülmiş üzülmüş ve Zâhid için mâtem tutmuş, yasına hükümdâr da iştirâk etmiştir.

Şâir en sonunda esere dönüyor. Bunun yazılış sebebini ve ehemmiyetini belirttikten sonra sözlerini duâ ile bitiriyor.

Kutadgu Bilig’in nüshaları: Eserin bugün bilinen üç nüshası vardır:

1. Herat Nüshası: Kutadgu Bilig’in ilk bilinen nüshasıdır. Arap harfleri ile yazılmış bir nüshadan Uygur harflerine çevrilmiştir. Hicri 4 Muharrem 843 tarihinde istinsah edilmiştir. Bu nüsha Fatih Sultan Mehmed Han devrinde, Uygur kâtiblerinden Abdürrezzak Bahşı için Fenârî oğlu Kadı Ali tarafından Tokat’tan İstanbul’a getirtilmiştir. Eserin bundan sonraki mâcerası karanlıktır.

2. Fergana Nüshası: Kutadgu Bilig’in en önemli nüshasıdır. Nüshayı bulan Fitret, Maarif ve Okutguçı mecmuasında hakkında umumî bir bilgi vermiştir. Nerede, ne zaman ve kim tarafından, kimin için istinsah edilmiş olduğu belli değildir.

3. Mısır Nüshası: Bu nüsha Kahire’de, Hidiv kütüphanesinin o zamanki müdürü Alman Moritz tarafından 1896 yılında bulunmuştur.

Eser üzerinde yerli ve yabancı Türkologlar çalışmışlardır. Fakat en önemli çalışma Reşit Rahmeti Arat tarafından yapılmıştır. Prof. Dr. R.R. Arat; üç nüshanın karşılaştırmalı metnini 1947’de, metnin tercümesini 1959 yılında ölümünden önce yayınlamış; fakat ortaya çıkardığı fişlerle yaptığı çalışmaları ise ölümünden sonra Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. Kemal Erarslan, Dr. Nuri Yüce ve Dr.O.F. Sertkaya’nın gayretleri ile ortaya çıkarılmıştır. Eserin 3. cildini meydana getiren bu indeks kısmı Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından 1979 yılında neşredilmiştir.